Şiir: Hagop

çığlıktan daha fazlası ve
fısıltıdan daha azıydı, aynı anda.
duvarlara yazılacak kadar mühimdi.
ve gece doğduğunda
akıllara düşecek kadar hüzün doluydu
ışık olsun diye kapatılmayan televizyondu
ölmemek için yaşayan,
parlak gökyüzünü seyre dalmayı hep unutan
ve en yalnız olandı.

tabaklarda uzanan makarnalar kadar yorgun
ve sokaklara dolup taşardı.
savaşın ortasında çıkıp gelen bir sabah bile
ondan daha neşeliydi.

yaralanmak kaçınılmazdı ve siz
bunu umursamadınız.
şehirdeki köprü kadar güzeldi manzarası
ve buram buram gece kokardı.

heybetli fikirleri vardı
ve ağırdı sitemi, hayata
kaplumbağalar bunu kaldıramadı
(hayat bu sitemi kesinlikle umursamadı)
birer birer intihar etti civcivler.
(onlar kendilerini öldürmeselerdi biz öldürecektik)
“lakin”lerle doldurulmuş bir masaldı
yerine ne söyledilerse de, dolmadı.
ve yokluğu bile çok yalnızdı.

Melisa Bozkurt

02.02.2014

Uncategorized içinde yayınlandı | 1 Yorum

Kelimeler Kitaplar: ‘Bestseller’ olayım derken…

Popüler kitapların yazılması kadar okunması da kolaydır. Şöyle bir çırpıda zaten incelikle oluşturulmamış konuya hâkim olunur, “Boş zamanlarınızda neler yaparsınız?” sorusuna ithafen “Kitap okurum.” yanıtını verebilecek kıvama gelinir. Oysa kitap okumak boş zamanlarda yapılacak bir eylem olmadığı gibi, kitap yazmak da “çok satmak” düşüncesindeki bir ticari kaygı değildir. Fakat bunu, kendini “bestseller”lar üzerinden para kazanmaya adayanlara anlatmak şimdilik pek de mümkün görünmüyor. Öyle ya tüketim çağındayız ve kitaplar da dâhil her şey ortaya atıldığı anda tüketilmek zorunda (!). Ve İşte Onu Böyle Kaybedersin de belli ki “çok satma” kaygısıyla yazılanlardan. Bu ödüllü bir yazar için ağır bir itham olabilir. Ancak günümüz ödüllerinin, çoğu kez bahsi geçen kaygıyı buram buram hissettirenlere/taşıyanlara gittiği de aşikâr. Bu nedenle Junot Diaz’ı daha önce okumadan yapılan bu eleştiri, aslında yazarın içinde barındırmak durumunda kaldığı kaygıyadır.

kelimeler kitaplar foto

Kitap, “Domik erkekleri aldatır.” klişesi üzerinden ilerliyor. Baştan sona kadar anti-kahraman Yunior’un ülkesini, çocukluğunu, abisini, babasını ve -en çok da- sevdiği/aldattığı kadınları defalarca nasıl kaybettiğini anlatıyor. Magda, Nilda, Alma, Sıska, Lora, Pura… Yunior’un aldatarak kaybettiği kadınlardan bazıları –ya da bize anlattıkları. Kadınların varoluşunu bedenleri ve cinsel performansları üzerinden kuran yazar, bunu “siyah Amerikalıların sokak diliyle konuştuğu için” yapıyor gibi görünse de çoğu kez cinsiyetçi ve rahatsız edici olmaktan öteye gidemiyor. Bu nedenle kendi nihilizmlerinin hikâyesini kurmaktan çok cinsiyetçilikleriyle ön plana çıkıp, seksle kafayı bozmuş ergenler gibi davranan iki adamın hikâyesini anlatan Kaybedenler Kulübü (2010, Tolga Örnek)’nü de hatırlatmıyor değil. Tek bir öyküde (“Başka Sefer, Başka Hayat”) bir kadının bakış açısına bürünerek, aldatmayı değil aldatılmayı anlatırken cinsiyetçi olmamayı başardığı için suçlanacak kişi Diaz değil de Yunior gibi görünüyor. Fakat bu, bıkmadan usanmadan sadece poposundan, memelerinden, “nasıl düzüştüğünden” bahseden ve anılan kadınlar hakkında bunlar dışında neredeyse hiçbir ayrıntıya yer vermeyen Diaz’ı aklamaya yetmiyor.

Görünen o ki Diaz, bu cinsiyetçi dili ve yansıttığı diğer temel sorunları, hayatı Latin Amerikalıların gözünden anlatmak için yapıyor. Latin Amerikalıların yaşadığı neredeyse tüm sorunları dile getiriyor. Fakat bunu yaparken öyle bir üslup kullanıyor ki sanki asıl önemli olan Latin Amerikalıların yaşadığı işsizlik, uyuşturucu, göçmenlik, adaletsiz koşullar vs. değil de Yunior’muş gibi görünüyor. Yazar bu noktada başarılı olabilseydi hem Yunior’un hem de Latin Amerikalıların problemleri aynı minvalde ilerliyor olurdu. Fakat durum öyle bir hal almış ki, sorunlar anti-kahramanımızın yaşamının arka fonundaki bir tınının tınısı olmaktan öteye gidemiyor. “Aldatan erkek, kaybeder.” teması yazarın aklını başından almış gibi görünüyor.

Yazarın hayatıyla çakıştığı söylentisine karşı sadece biyografik öğelerin çoğu kez, çok da ilgi görmediğini hatta (anlatım, konu vs. bakımından) “ilginç” bir tarafı olmadığı sürece okur tarafından tercih edilmediği artık tahmin edilmeyecek bir şey değil. Buna rağmen Diaz, bu öğeleri ajitasyona o kadar çok buluyor ki, satırları her okuyuşunuzda yazarın sizi ağlatma çabasını görmezden gelemiyorsunuz. Hayattaki kayıplara/elimizden kaçırdıklarımıza atıfta bulunurken Yunior’un ahlanıp vahlanmaları öylesine dramatize edilmiş ki neredeyse “Ben bunları yaptım ama bir sor neden yaptım?” edalarına büründürülürmüş. Oysa Yunior’un yaşadıkları psikolojik nedenlerinden çok ahmakça olmalarıyla ön plana çıkıyor.

Ve İşte Onu Böyle Kaybedersin, kadınları bir aldatma nesnesi olarak görmekle kafayı bozmuş bir adamın, Yunior’un hikâyesi. Kendini “Kötü biri değilim. Bunun kulağa defansif, ilkesiz geldiğini biliyorum; ama doğru. Herkes gibiyim; zayıf, hata dolu, fakat temelde iyi.” diyerek anlatmaya başlamak, temel düşüncesi “Bana harikulade bir kız göster sana onu sikmekten bıkmış birini göstereyim.” olan birinin cinsiyetçiliğini meşrulaştırdığı gibi sıradanlaştırıyor. İncelikli bir bakış açısına ve anlatıma sahip olmadıkça yılın en iyi kitapları seçkisinde yer almanın, National Book Award 2012 finalisti olmanın hiçbir anlamı kalmıyor. Bu nedenle bu kitap da diğer birçok “bestseller” gibi Amerikan kültür endüstrisinin yarattığı çöplükte kaybolacağa benziyor.

Elif Kutlu  

02.02.2014

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Çizgi Roman: Dylan Dog

çizgi roman foto

Dog, Dylan Dog.

Kendisi bir dedektif, özel dedektif  ama diğer dedektiflerle karıştırmayın. Eğer canavarlar peşinizdeyse, sıradışı olaylar yaşıyorsanız belki de konusunda tek dedektif, Kabuslar Dedektifi.

Tiziano Sclavi tarafından yaratılan Dylan Dog İtalya’da Bonelli Yayınları tarafından en çok satılan ve ilgi gören çizgi romandır. Ülkemizde de ilk önce Ad Yayıncılık tarafından bazı maceraları yayınlanmış olup, sonra Rodeo Yayıncılık tarafından ikişer öykülük kitap olarak,  şimdilerde 3er maceralık kitaplarla Hoz Comics tarafından ve arada da dev albümlerle yayınlanmaya  devam etmektedir.

Dylan Dog ve sadık, aynı zamanda da soğuk espriler uzmanı, yardımcısı Groucho ile birlikte canavarların ve şeytani varlıkların peşinden koşmaktadırlar.

Buraya kadar gayet sıradan fantastik bir çizgi roman özelliğindedir. Canavarların peşinden koşan bir dedektif. Peki Dylan Dog’u diğer çizgi romanlardan ayıran ve bu yazıya konuk olmasının sebebi nedir? Umberto Eco’nun, “Günlerce  hiç sıkılmadan Kitab-ı Mukaddes, Homeros ve Dylan Dog okuyabilirim”  demesi elbette oldukça önemlidir. Bu arada hatırlatmak isterim ki; Eco aynı zamanda Hugo Pratt’ın çizgi romanı “Corto Maltese”e önsöz de yazmıştır. Corto Maltese’de başka bir yazıya konuk etmeyi düşündüğüm bir diğer çizgi roman kahramanıdır.

Evet kitaplar konusunda uzman birinin böyle yorum yapması söz konusu çizgi romanın okunurluğunun artmasına işaret edecektir. Ama sonuçta bu benim yazım ve bende birşeyler yazmalıyım.

Çizimler ve öyküler olağanüstü denelecek seviyede. İtalya’da çizimlerin erotizm ve şiddet içermesi nedeniyle  tartışmalara konu olmuş. Gerçekten çizimler oldukça gerçekçi ve kışkırtıcı. Bizim ülkemizde daha böyle bir tartışma yok. Buna sevinmeli miyim, üzülmeli mi bilemedim. Tartışma olmamasının  sebebi bizim İtalyanlardan daha demokratik olmamız değil, kitap okumamamız herhalde diye düşünmekteyim. İstatistiki olarak yılda 6 kişiye bir kitap oranı ile Dylan Dog farkedilemedi, yoksa dekolteye takılan bir zihniyet bu çizgiromanı yasaklayabilirdi. Neyse ben uyandırmayayım onları.

Her ne kadar bir fantastik bir çizgi roman da olsa Dylan Dog’u okurken çizimler ve konusu itibari ile gerçeklik hissi yaşıyorsunuz. Kısaca kahramanımızı tanıtacak olursam: Dylan, eski bir Polis (Scotland Yard’tan), başı alkolle baya bir dertliymiş ama şimdilerde Yeşilaycı. Ama zaman zaman önüne konan bir bira veya viskiye pekte hayır demiyor. Kafasını toplamak için saatlerce klarnet çalabilir. Devamlı bir para sıkıntısı var, kabuslar dedektifliği pek para getirmiyor ve yardımcısına para ödeyemiyor. Zaten pekte öyle parayla işleri olmuyor. Kabuslar dedektifinin en büyük korkusu sabahları 8’de işe gitmiş, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış mutlu bir aileye sahip olmak. Kısacası burjuva toplumunun çarkları içerisine girmekten ölesiye korkuyor. Tam bir aşk adamı. Her bölümde bir kadına aşık olmakta hatta onlara evlenme teklif etmektedir ama hiçbir ilişki bir diğer öyküye taşınamıyor. Ya Dylan’ı terk ediyorlar ya öldürülüyorlar ya da katil çıkıyorlar.

Dylan için canavarların peşine düşüyor dedik ama bakmayın öyle kitaplarında pekte canavarları öldürmüyor ve her olaya kuşkucu bir bakışla bakıyor. İlk görüşte insanları ya da canavarları hemen yargılamıyor. Toplum tarafından canavar olarak gözükenlerin çoğu zaman sadece görünüş olarak canavar olduğunu ve gerçek canavarların ise aramızda olduğunu ortaya çıkartıyor. Hatta çoğu zaman korkulacak canavarların bile insan karşısında ne kadar zavallı ve masum olduklarını görüyoruz.

Neyse Dylan üzerine ve hatta tek tek her kitap üzerine bir şeyler yazılabilinir ama ben yazımı burada kesip herkese iyi okumalar diliyorum.

Ersin Orak

02.02.2014

 

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Deneme: Yüze Vurulmaya Korkulan Gezegen Gerçekleri

deneme foto

Benden daha fazlasıydı gülümsemeniz, insanlar olarak, hani şu sakin sokağın gürültülü insanları. Kimin için kurtarırdınız bu lanetli dünyayı? 

Kimin için kurtarırdınız kendinizi?
Sınırlanmayı sevmeseniz, gökyüzünü maviye boyamazdınız zaten.
Sonsuzluğa kapılar açmazdınız yolu dünyanın en derin çukurundan geçen.
Sizden kısa ağaçları kesmezdiniz,
Baylar, siz buraya öldürmek için gelmişsiniz!

Yok etmekten haz alıyor olmalısınız,

Fakat gelin biraz dans edelim ıslak sokaklarda.
Bizden fazlasıydı yağmurlar, ıslak sokağın kış kokan insanları,
                                     ve siz geldiniz.
Kalmak üzere buradaydınız ve belli ki ciddi bir işti toprağa beton ekip,
Binaların boy vermesini beklemek.
Belli ki siz yeryüzünde, upuzun gri duvarlar istiyordunuz.

Belli ki bu yüzden dans etmiyordunuz.
Sizden fazlasıydı çiçekler ve gökyüzü,
Ta ki solana kadar yıldızınız.
O yüce amacınız lağımlara karışana kadar.
En nihayetinde siz de müziği dinlemeye başladınız.

Sonsuz kez şükürler olsun bu yağmurlara ki,
Hala umut var sizi temizleyebileceği için.
Baylar siz bence çok, kötü insanlarsınız.
Bir ağacın nefesini kesip asfaltlara can verdiğiniz için.

Bir çocuğun çığlığından daha dokunaklı şeyler olduğunu düşündüğünüz için,
Tanrınız, monarşinizdir.
ve siz parça parça olana kadar öyle olacak

Ey insanlar!
Kendi gölgesinden bile daha karanlık insanlar!
Bir kış gününe sorarsak siz sersemletici,
Siz yıkıcı.
Siz katil ve siz en yalnız.
Siz, akordeondan ve şiirden anlamazsınız,
Siz ki bir bedeliniz var bunun farkındayız.

Melisa Bozkurt

26.01.2014

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Öykü: İstasyon Şefi Bay K.’nın Günlüğü

13 Kasım

Korkunç bir kabusun ortasında uyandım.  Upuzun karanlık bir tünelde sıkışıp kalmışım. Kıpırdayamıyorum. Yaklaşıp uzaklaşan tren seslerinden kaçmaya çalışırken gözlerimi açtım.

Kalktığımda boğazım ağrıyordu. Biraz da ateşim çıkmıştı sanırım. Odamın küçük penceresinden dışarıya baktım. Yağmur yağıyordu. Yine de istasyon epey kalabalıktı. Sağanak, bit pazarının kurulmasına engel olamamıştı. Anlayamıyordum, burada, bu tren istasyonunun yakınında, rayların üzerinde doğmama rağmen anlayamıyordum. Tüm bu insanlar nasıl hala…

Ağrım şiddetlenmiş, yutkunmam güçleşmişti. Pencereden, simsiyah takımı içerisinde bir cenaze konuşmacısını andıran Doktor Fikret Bey’i seçebilmiştim. Tıbbi malzemelerini koyduğu siyah deri çantasını sımsıkı tutuyordu. Ona görünsem iyi olacaktı.

 

15 Kasım

Doktor, soğuk algınlığı dışında önemli bir şeyim olmadığını söyledi. Bir iki gün dinlenmeliymiş. İstasyonla alakalı işleri kendisi halledebilirmiş. Hangi işlerden bahsettiğini saatlerce düşünmeme rağmen bir sonuca ulaşamadım.

İstasyonun üstündeki küçük odamda geçireceğim zamanı mektuplarıma ayırmaya karar verdim. Tabii yazabilmem için, aşağıdaki bekleme salonu sessiz kalmalıydı. Neyse ki hava güzeldi. İnsanlar böyle havalarda dışarıya saklanırlardı. Normal yaşamlarını nerede nasıl sürdürdüklerini bilmediğim, şaşmaz beklentilerinden haberdar olduğum insanlar.

22 Kasım

Mektuplarımı bitirdim. Biraz nefes alabilmeyi amaçlayarak dışarı çıktım. Bit pazarında şöyle bir turladım. Dünyanın tüm şey’lerini, nesnelerini bulabileceğiniz efsunlu bir yerdi bit pazarı. Güzel ve mahzun çingene kadınlarının, çocuklarının arasında dolaşıp kafamı dağıtabildim. İstasyonun yakınındaki çadırlarda, eski püskü karavanlarda kocalarıyla yaşarlardı çingene kadınlar. Kocaları asla bit pazarına uğramazdı.

İstasyona dönerken Matmazel Mathilda ile karşılaştım. Babasıyla birlikte şairleri idam etme yasasını yürürlüğe sokan ülkesinden, iç savaş nedeniyle kaçmışlardı. Altı yedi yaşları civarında bu raylara üç saat mesafedeki kasabaya yerleşmişlerdi.

Bulutlu günlerde griye dönen mavi elbisesini giymişti Mathilda.

Beni başıyla selamlayıp;

“Bay K. bugün bir ümit var mı?” diye sordu.

“Uyandığımız her gün ümit doludur matmazel.” karşılığını verip oradan uzaklaştım. Ne yazık ki söylediğim doğruydu.

4 Aralık

Bugün doğum günümdü. Tüm zamanımı yatıp uyuyarak geçirdim.

16 Aralık

Gece çoğunluk yaptığım gibi yazdığım mektupları okudum. Ardından onlara cevaplarını yazdım. Zarflara yerleştirdim. Oda kapımın altından dışarıya ittim. Kapıyı kapattım.  Sabah mektuplarımı bulduğumda çocukça sevinecektim.

23 Aralık

Titreme… Kör… Bulantı… Mathilda… Mühendis… Doktor… Karanlık… İmkansız…

öykü foto

27 Aralık

Nihayet kendime geldim. Doktor, Mathilda ve tanımadığım bir adam yanıbaşımdaydı. Neredeyse… Şu an, bitkinliğime rağmen iyi hissediyorum. Mathilda’nın ellerimi tutması da yardımcı oldu.

Doktor gülümseyerek sağındaki adamı tanıttı.

“Mühendis, şu karşıdaki boş hangara taşındı. Sana komşuluk edecek.”

“Ne mühendisi?” diye sorabildim zar zor.

“Her şeyin, cümle mühendisi, makine mühendisi, neşe mühendisi… Ne dersen de. Büyük projesini tamamlamaya gelmiş.”

Büyük projesini tamamlar tamamlamaz ölebileceği aklıma geliyor mühendis Mathil’daya bakarken. Hissettiğim mutlulukla ürperiyorum.

7 Ocak

Kar. Bit pazarı bembeyaz. Dışarısı kalabalık. Bekleme odası da öyle. İçeridekiler buğulanan camlara yapışmış. Birbirlerine sokulmuşlar. Soba yetersiz, yakacak azaldı.

Bir aralık üzerimi değiştirmeye odama çıkıyorum.  Doktor Fikret Bey’i odamda buluyorum. Beni beklemesine karşın yarın uğrayacağını belirterek odamdan ayrılıyor. Kalbim sıkışıyor. Mühendisin Mathilda’yla ilişkisinden söz edecek kesinlikle. Beni de ilgilendirebileceğine karar vermiş olmalı.

8 Ocak

Doktor gelmedi. Mühendisin kaldığı hangardan gürültüler geliyor. Hangarın ufacık pencereleri ışıl ışıl. Herkes meraklanmış durumda. Üstelik mühendis günaşırı bit pazarına uğrayıp bir sürü şey alıyor.

20 Ocak

Mathilda bana uğramak niyetindeydi, bir bahane üretip onu uzaklaştırdım.

23 Ocak

İnsanlar bir tren düdüğü duyduklarını söylediler. Hatta bu konuda yemin ettiler. Büyük ihtimalle çok istedikleri bir şeyin hayalini kuruyorlardı.

25 Ocak

Doktorla nihayet konuşabilidim. Deri çantasını açıp beş sayfalık yazılarını önüme serdi. Bir film çekmek niyetindeymiş. Bit pazarından 8 mm kamera ve film almış. Üstelik 8 mm filmleri oynatabilen bir projeksiyon cihazı da edinmiş. Senaryosunu okumamı, fikirlerimi söylememi istedi. Filmi de ben yönetmeliymişim.

8 Mart

Bahar, ağaçlar usul usul giyiniyor. Soğuklara rağmen güneş kendinden emin. Günbegün kuvvet kazanıyor.

Doktorun senaryosunu okudum. Senaryo cerrah elinden çıkmışa benziyordu. Konusu yoktu, sadece insan odaklıydı. Film çeşitli insanların farklı bedensel kısımlarının görüntüye alınmasından ibaretti. Kiminin gözleri, kiminin elleri. Filmin finali onlarca insanla kurulan iki ayrı insan üzerine, bir kadın, bir erkek üzerineydi.

Doktora haftaya çekimlere başlayabileceğimizi söyledim.

13 Mart

Mathilda’yı hangara girerken gördüm. Odamdan çıkmak istemiyorum.

18 Mart

Çekimler güzel geçti. Doktor çok heyecanlıydı. Kamerayı titizlikle kullandı. Bense oyuncularımızı yönetip, kamerayı nereye kurmamız gerektiğini gösterdim. Filmin kurgusunu ikimiz yaptık. Nisan başında rayların ortasına bir açık hava sineması kuracağız. Filmimizin gösterimi orada gerçekleşecek.

23 Mart

Mühendisle yumruk yumruğa kapıştık. Sonra da bir güzel içtik. Sabaha dek. Hayır neden Mathilda değildi. Göğe Bakma Durağı’nı kimin yazdığını tartışırken kavga ettik.

30 Mart

Bit pazarından Genç Werther’in Acıları’nı alırken Mathilda beni fark etti. Hızlı adımlarla yanıma geldi. Onu öpme isteğim yüzünden utandım. Neyse ki Mathilda utanmadı.

5 Nisan

Sabah doktorla açık hava sinemamızı inşa ettik. İstasyonun deposunda bulduğumuz genişçe beyaz çarşafı rayların ortasına gerdik. Herkes etrafındaki en kolay yere oturdu. İstasyonun çatısına çıkanlar bile oldu.

Ufak bir çocuk gösterimden önce bana yaklaştı:

“Ya tren gelirse?” diye sordu.

Doğru cevabı vermemeye özen gösterdim.

“Gelsin fena mı, filmimizin ortasından geçen bir trenimiz olur.”

Çocuk giderken, film mi, film mi diye tekrarlıyordu.

Gösterim sorunsuz geçti. İlk defa film izleyenler, filmleri sadece televizyondan görenler büyük bir keyif aldı. Doktor da memnundu.

8 Nisan

Büyük bir gürültüyle uyandım. Pencereden baktım. Hangarın önü kalabalıktı. Koşarak hangara gittim. Mühendis kapıda duruyordu. İçeriye kimseyi sokmuyor, sadece bakılmasına izin veriyordu.

Bu imkansızdı. Hangarın diğer ucundaki lokomotifi, iki vagonu fark ettim. Herkes korkuyordu. Yılllardır bekledikleri tren önlerindeydi. Hepsi şaşkındı. Mühendise öfkeyle bakıyorlardı. Belki şimdi, istasyondan koparılıp gitmeleri gerekecekti.

Mühendis ise kendisiyle övünüyor, projesiyle kıvanç duyuyordu.

Hangarın önündeki kalabalığın öfkesi nefrete evrildi. Nefret bir linç girişimi başlattı. Araya girebildim neyse ki. Kalabalığı hangardan uzaklaştırdım. Mühendisi de kendi haline bıraktım.

İstasyona geldiğimde, mühendis hangarın kapısına yaslanmıştı.

Mathilda elimi tuttuğunda benimle olduğunun farkına varabildim. O sırada, büyük bir gürültü koptu. Biraz sonra hangardaki lokomotifle vagonların patladığını öğrendik.

Mathilda bir kibrit çöpüyle oynayarak, bana bakıp gülümsedi.

“Sonsuza dek sevgilim.”

Metin Çalışkan

26.01.2014

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Uzun Uzak: Tanrının Varlığından Daha Büyük Bir Monarşi Olabilir Mi?

perişan bir şarkının hırpani sözleriyiz, aslında.

yollarımız ölmüş ve güneş doğmamak üzere yemin etmiş.
o gün karşılaştığımızda, şaşırmıştım nasıl bu kadar dağınık bir dünya bu diye. bunu ona da söylemiştim ve her şeyi yerli yerine koyabilmek için birer civciv olmamız gerektiğini anlatmıştı. belki sigaraya başlamalıydım, bilemezsiniz düşüşlere neyin iyi geldiğini. denemek lazım kapıları televizyon yapmak gerekse bile.
bir kapıyı izleyin, derim ben bu yüzden. dinamik yaşamına ve kan dolaşımına hayran kalmanız için hani. bu eylülün ölümüne tanık olmaktır. bir bahar söner, gözler dolar. gece olur ve o aşık olunası yüce karanlık, bi şekilde çoğalır. yine de o bir başınalık, kimi zaman bayat gelir gökkuşağı hayatlarınıza. bu yüzden ölmeliydi napolyon. makarna olmalıydı napolyon, makarnalaştırılmalıydı acımasızca.

uzun uzak foto

izlemek istediğiniz kapıyı seçtiniz mi? bir alışveriş merkezi kapısı, hastane kapısı, morg kapısı, sınıf kapısı, bankaların yanar dönerli kapıları, picasso’nun tuvalleri, jimi hendrix’in gitarı, toplama kamplarındaki gaz odalarının sımsıkı kapalı dudaklı kapısı, demişken bir de diş hekiminizin muayenehanesinin kapısı. bize biraz harf lazım.

bize biraz da kapı lazım, bir makarna ve rengarenk boyalar lazım. geçişler ve geri dönüşler lazım. ardımızda bıraktığımız duvarları yıkmak lazım.

duvardaki başka bir tuğla olmamak lazım. yağmur temalı şarkılar ve mevsimi kontrol edebilen bir tost makinesi lazım.

Melisa Bozkurt

26.01.2014

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

ŞİİR: Kolonya Sokak

şiir foto

ah!

karanfilli evleri yanık çingene şehir
bayılmak üzeresin
yüreğindeki ağaçlar
tek tek sökülürken

dinle!

kuş dili tutulmuş
yeşili kan toplamış şiir şer dolu
özgürlüğe kök salan
istem dışı intiharlardan

ah!

usulsüz sevişmelerle
caddelerine yağmur inen şehir
düşmek üzeresin düşmek
kurtulmak imkansız
kağıt yangınlarından

dinle!

ilk kolonya sokak alev alacak
ben, içi titreyen bir yosun gibi
denizin genzine kaçarken

Metin Çalışkan

19.01.2014

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın